Büyükannesi gizlice, anne ve babasının mezarında yabani otları temizleyen kadını izledi. Ailesi kalmamıştı, bu yüzden öğrendiği şey karşısında donakaldı

Anna, yalnızlığa çoktan alışmıştı. Yıllar boyunca sevdiği herkes birer birer hayatından kaybolmuştu – anne babası, uzak kuzenleri, dostları. Şimdi, eski mezarlık onun için geçmişe açılan son kapılardan biriydi. Sessizliği, taş kokusunu ve zamanla aşınmış isimleri tanıyordu.

Her hafta, küçük bir çiçek demetiyle eski taş yolları yürüyerek ailesinin mezarına giderdi. Mezarlığın unutulmuş köşesinde, zamanın unuttuğu bir yerdeydiler. O gün de farklı başlamamıştı.

Fakat mezara yaklaştığında, Anna olduğu yerde dondu kaldı.

Bir kadın, dizlerinin üstünde mezarın etrafındaki yabani otları temizliyor, düşen yaprakları topluyor, taşın üzerindeki tozu nazikçe siliyordu. Anna şaşkınlıkla, kimse tarafından fark edilmeden, büyük bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye başladı.

Kadının hareketlerinde tuhaf bir saygı vardı. Bir yabancının yapacağı gibi değil, sanki tanıdığı birine hizmet eder gibi nazik ve özenliydi. Anna’nın aklından binlerce soru geçti. Kimdi bu kadın? Onun anne ve babasını nereden tanıyordu? Anna’nın hatırladığı kadarıyla, kendisinden başka kimse kalmamıştı.

Kadın, işini bitirdikten sonra yıpranmış çantasından küçük bir kır çiçeği demeti çıkardı ve mezarın başına koydu. Ardından başını eğdi ve fısıltıyla birkaç kelime mırıldandı.

Rüzgar sesi uzaklaştırıyordu sözlerini, ama Anna birkaç kelime yakalayabildi:

«…sevgileri için… bana umut verdikleri için… bana hayat verdikleri için…»

Anna’nın kalbi sızladı. Kendini daha fazla tutamadı, birkaç adım öne çıktı ve titrek bir sesle sordu:

— Affedersiniz… Kimsiniz siz?

Kadın başını kaldırdı. Gözlerinde yorgunluk ve derin bir şükran parlıyordu.

— Merhaba, — dedi sessizce. — Sizi rahatsız etmek istemedim. Sadece teşekkür etmek için geldim.

Anna, şaşkınlıkla mezara, sonra tekrar kadına baktı.

— Bu mezar… anne ve babama ait, — dedi yavaşça. — Onları nereden tanıyorsunuz?

Kadın hafifçe gülümsedi, ardından başını eğdi:

— Adım Maria. Kan bağıyla değil ama kalple bağlıydık. Beni hayata döndürdüler, sahip çıkan tek ailem oldular.

Ve sonra hikayesini anlatmaya başladı.

Yıllar önce, Maria küçük bir kızken, gerçek ailesi onu terk etmişti. Aç ve korkmuş bir şekilde şehir sokaklarında dolaşırken kimse onu fark etmemişti. Ta ki bir gün yaşlı bir çift, yani Anna’nın anne ve babası, onu bulana kadar.

Onu evlerine götürmüşlerdi. Karnını doyurmuş, üstünü başını temizlemiş, sıcak bir yatak vermişlerdi. Maria için o insanlar, gerçek bir aile ne demekse onu anlatıyordu.

Evlat edinme sürecini başlatmak istemişlerdi, fakat kader izin vermemişti. Kısa bir süre sonra bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdi. Maria yeniden yapayalnız kalmıştı ve yetimhaneye gönderilmişti. Ancak Anna’nın ailesinin ona sunduğu sevgi ve şefkat, onun kalbinde hiç silinmedi.

Yıllar sonra bile, Maria her fırsatta bu mezarlığa gelerek onlara olan minnettarlığını göstermeye devam etti. Mezarlarını temizliyor, çiçekler bırakıyor ve sessizce teşekkür ediyordu.

Anna, kadının sözlerini dinlerken gözyaşlarını tutamadı. Bunca yıl boyunca anne ve babasının hatırasının sadece kendi zihninde yaşadığını sanmıştı. Ama şimdi, geçmişin sessiz bir tanığı onun karşısında duruyordu.

Anna, titreyen elleriyle Maria’nın ellerini tuttu.

— Lütfen benimle eve gel, — dedi fısıldayarak. — Konuşacak çok şeyimiz var.

Birlikte, ağır adımlarla mezarlıktan ayrıldılar. Arkalarında, taze kır çiçekleriyle süslenmiş, artık yalnız olmayan bir mezar bıraktılar.

Kısa zamanda kasaba halkı bu hikâyeyi öğrendi. Herkes, gerçek iyiliğin zaman aşımına uğramadığını, kalpten kalbe nesiller boyunca taşınabildiğini konuşuyordu.

Anna o günden sonra bir daha asla yalnız hissetmedi. Anladı ki, aile sadece kan bağıyla kurulmaz. Bazen, bir zamanlar gösterilen küçük bir iyilik, yıllar sonra en büyük bağa dönüşür.

Добавить комментарий

Ваш адрес email не будет опубликован. Обязательные поля помечены *